“DUR YOLCU!
BİLMEDEN BASIP GEÇTİĞİN BU TOPRAK VAR YA, BİR DEĞİL BİRÇOK DEVRİN BATTIĞI YER”
Beni büyüleyen ve mistik güçleri barındıran kutsal bir yer gibi sürekli kendisine geri çağıran Troya Müzesi’yle ilgili ilk yazıda anlatmadıklarımı bir çırpıda anlatayım istiyorum size aslında. Heyhat mümkün mü!
Bu süreçte, Homeros’un İlyada destanı, Truva kazı alanı ve genç Troya Müzesi’nin temsil ettikleri üzerine İngilizce bir yüksek lisans tezi, efendime söyleyim kaçırılan Truva Hazineleri üstüne bir saat 15 dakikaklık bir belgesel, meraklısının çektiği bilumum video, sayfalarca vikipedİ bilgisiyle beynimi yedim.

Bütün bu bilgi bombardımanından sonra elimde size anlatacak birçok parça pinçik, bütünlükten yoksun ama ilginizi çekeceğini bildiğim hikaye kaldı. Ki bunları bilmeden de hayatınızın geri kalanını rahatlıkla geçirebilirsiniz.
BİZ YİNE DE MÜZEYE GİRELİM
Bu kez sizi müzeye sokmadan, bilet gişesinin yanından uzanan patika yoldan minik açık hava müzesinde dolaştıracağım. Truva kazılarında çıkarılan sütunlar, sütun başlıkları, lahit kapaklarının sağlı sollu dizildiği dar bir yoldan ilerliyorsunuz.
Güneşli bir günde bu yolda olmanın güzel yanı, içerinin aksine sütunlara istediğiniz gibi dokunabilir, sarılabilir, üstlerine oturabilirsiniz- ki ben bunu yaptım. Zeytin ağaçları içinde yaptığınız törensel bir geçit olduğunu hayal edin. Bu yolun sonunda bir meydan, daha çok sergilenen buluntu, bir 15 kilometre öteden getirilen suyun taşındığı kanal boruları… İlerde çoban ninenin güttüğü koyunların meeeleri. Hemen 300-500 metre ilerdeki asıl ören alanına birkaç ok atımlığı uzaktasınız artık.
Fakat beni en çok güldüren kilolarca parça parça kalıntının arazinin sonunda yığılmış sebze sandıklarının içinde olması oldu. Neyse ki hemen başımı kaldırınca kameraları gördüm de, gönül rahatlığıyla sebze sandıkları içindeki kalıntıları kendi hallerine bıraktım.
Bu açıda müzenin uzaktan görünüşü, doğal bitki örtüsünün ardında, önden görünüşüne göre çok daha etkili. Araya birkaç eski zeytinyağı değirmeni de koymuşlar, bunların tarih aralığını hiç bilemedim.
TROAS’IN BİTMEYEN YOLCULUĞU
Haydi bir müze daha yapalım, binanın girişine inen uzun rampadan bir kere daha inerken- evet itiraf ediyorum- bir hafta arayla ikinci kere geldik biz müzeye. Bu kez başka detaylar da yakalıyorum bahçeye ilişkin. Burada hiçbir şey tesadüfe bırakılmamış sanki. Rampadan inerken gri renkte bitkiye uzanıp birkaç yaprak koparıyorum, kokluyorum ve bir tür kekik sanıyorum . Dikkatli bakınca orada bitki örtüsünün altına saklanmış levhayı görüyorsunuz. Meğer o değişik tür bir lavantaymış. Fotoğrafını çekmiştik, size adını yazabileyim diye ama bulamadım.
Müzeye adımınızı attığınızda tam karşıda sizi antik döneme ait devasa şarap küpleri karşılıyor. Bunlar aynen bulundukları şekliyle bir depo edasıyla sergileniyor. Ve laf aramızda, ilk girdiğinizde bunları görmeden geçerseniz bence kendinizi kötü hissetmeyin. İlk seferinde benim hiç dikkatimi çekmemişti.
Müzenin yarısı toprağa gömülmüş bir tarihi bir buluntu olarak tasarlandığını keşfettiğim zemin kattayız.

BİLMEDEN BASIP GEÇTİĞİNİZ BU TOPRAK BİR TARİHİN DEĞİL BİRÇOK TARİHİN BATTIĞI YER
Size şu ana kadar söylemediğim bence en güzel sürprizlerden birine geldi sıra. Bu katta yalnız Truva’da bulunanlar değil, bütün Troas şehirlerinde bulunanlar sergileniyor. Bazılarınız diyebilir hoppala bu Troas da nereden çıktı. Bu Troas bölgesi var ya Çanakkale’nin Ege çıkışına kadar ki geniş bir alanı kapsadığı gibi doğu yönünde Biga ilçesini de içine alan onlarca kentten oluşuyor.
Size tavsiyem, Çanakkale’de bastığınız yere dikkat edin. Her an altından binlerce yıllık bir tarih çıkabilir. İşte bu tarihin tadı damağınızda kalacak bir fiskesini Troya Müzesi’nin zemin katında bulacaksınız. Bir 70 kilometre ilerdeki Apollon Smintheus kutsal alanından tutun da, en çok aşina olduğunuz Assos antik kenti, diğer uçtaki Parion’a kadar.
Bütün bu coğrafyanın paha biçilmez değerlerini barındıran müze aynı zamanda bu tarihe bakışınızı bütünselleştiriyor, ve gördüğünüzle yetinmenize müsaade etmiyor. Sonraki yazılarda bunu size kanıtlayacağım.
Bu romantik müze gezisinde, en sağdaki mezar başlıkları üstündeki tavanın yağmur sularından çürümüş bölümünü fotoğraflamadan geçemedim açıkçası. Bu da habercinin meslek hastalığı deyin artık.
İç içe geçmişlik duygusu katları birbirine bağlayan uzun rampalarla hiç kesilmeden devam ediyor. İkinci kat, Truva antik kentlerini oluşturan 9 katmandan çıkarılanlara ayrılmış. Tabii dile kolay da. Bunlardan birincisi Bronz Çağı sonuncusu Orta Çağ. Yani katmanların aralarında binlerce yıl var. Burası size antik Truvalıların hayatlarının anlatıldığı holografik gösteriyle yeni bir sürpriz yapıyor.
Üçüncü katta, İlyada destanındaki hikayesini anlatan güzeller güzeli, savaş çıkaracak güzellikteki Truvalı Helen’in sesini duyuyorsunuz. Ben başta anlayamadım. Tatlı bir kadın sesi sakin sakin arkada konuşuyor. Sağıma soluma bakıyorum, ziyaretçilerden biri bir sohbet içinde sanıyorum. Sonra anlıyorum ki Troya savaşını bir ata kaybeden Hektor bir tarafta, ortalığı birbirine katan Helen bir tarafta bıcır bıcır bir şeyler anlatırmış meğerse.
Kendimi Truvalı Helen’in tatlı sesine teslim ediyorum üçüncü katta. Kendini bu seslere bırakan bir başka karakter olan Roma İmparatoru Hadrian’a doğru ilerliyorum.
Gerçi kendisi yok ama, başının ucunda İlyada destanının bir kopyasıyla yatıp kalktığı rivayet edilen Büyük İskender’i düşünüyorum.
Ne çok komutanlara, kahramanlara liderlere ilham olmuş, hatta neredeyse bir hac noktası olmuş bu kadim şehir.
Sanırım benim Troya Müzesi hikayem burada bitmedi. Haftaya Truva’da buluşalım mı?
- Bu kez müzeye Truva yerine Troya demeyi bilinçli olarak seçtim.


Daha Fazla
Sermaye Piyasası Soruşturmasında Fatma Betül Sayan Kaya Tutuklandı
Çanakkale’de Gençlerden İŞKUR Gençlik Programı’na Rekor İlgi: Başvurular %75,2 Arttı
50 Yıl 20 Gün Hapis Cezasıyla Aranıyordu! Çanakkale’de Jandarma 1.734 Personeli Sahaya İndi!